Profil de cuneytwww.ilmedavet.comPhotosBlogListesPlus Outils Aide

Blog


EL - MELİK

 

                                                              EL MELİK

 

            Melik sultan ve padişah  demektir. Cenab-ı hak Meliktir. Bu kainatın sultanı ve padişahıdır.  Her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir. Her şey onun emriyle halledilir.

            Evet nasıl ki muhteşem bir saray görsek,  O sarayın sultansız ve sahipsiz olması mümkün değildir. Biz sultanı görmesek de O saray varlığı ve ihtişamı ile sultanının varlığına ve ihtişamına delalet eder.

           Acaba böyle bir saray bile maliksiz, sultansız olamazsa, Kainat sarayının sultansız, şu alem memleketinin padişahsız ve şu mülkün maliksiz ve sahipsiz olması mümkün müdür?

           Kainat öyle bir saraydır ki, yıldızlar o sarayın kandilleridir. Dünya ise o sarayda sadece küçücük bir odadır. Güneş o odanın lambası ve sobası, ay ise gece lambasıdır. Şimdi kainat sarayında küçük bir gezinti yapalım ve o sultan-ı ezel ve ebed olan Allahın saltanatının haşmetini ve Melik isminin tecellisini bir parçada olsa görelim:

 

            Dünyamızın lambası olan güneş, dünyamızdan 1.300.000 defa daha büyüktür. Bizim galaksimiz olan Samanyolu galaksisinde ise, iki yüz milyar ile üç yüz milyar arasında yıldız vardır. Her biri güneş büyüklüğünde üç yüz milyar yıldızın kapladığı alanı hayal edebilir misiniz? Acaba bu kadar yıldızı birbirine çarptırmadan gezdiren kim?

            Bilim adamları 800.000.000 galaksiyi keşfetmişlerdir. Kendi itiraflarıyla beklide kainatın milyonda birini ancak keşfedebilmişler. Acaba kainatın büyüklüğü ne kadardır?

            Güneşin merkez sıcaklığı 20.000.000 santigrat derecedir (suyun 100 derecede kaynadığı malumdur) Eğer, güneşten toplu iğne ucu kadar bir madde getirebilseydik, 160 km. uzaklıktaki bir maddeyi yakabilirdi. Eğer bütün dünya odun ve kömür olsaydı güneşin bir günlük ihtiyacını karşılayamazdı. Acaba güneş sobasını söndürmeden yakan kim?

            Güneşin dünyaya uzaklığı 150.000.000 km. dir. Samanyolu galaksimizin çapı ise, 100.000 ışık yılıdır, (ışığın saniyedeki hızı 300.000 km. dir) Eğer saniyede 10.000 km. hızla giden bir rokete binseydik galaksimizin bir yanından, öbür yanına gitmek için 15.800.000.000 yıla ihtiyacımız olacaktı.

            Bilim adamları 1.400 adet kuyruklu yıldızı tespit etmişlerdir. En kısa sının kuyruk uzunluğu 300.000.000 km. dir.

            Güneşimizin, dünyadan 1.300.000 defa daha büyük olduğunu öğrenmiştik. Şimdi dikkat edin, hayalin dahi tasavvur edemeyeceği bir yıldızdan bahsedeceğiz. Betaklus yıldızı; bu yıldız o kadar büyüktür ki çapı 250 güneş büyüklüğündedir. Hacimce güneşten on binlerce daha büyüktür. Büyüklükleri güneşin dörtte birinden, üç misline kadar uzanan yıldızlar ölünce nötron yıldızına dönerler. Eğer bir çay kaşığı kadar maddeyi o yıldızlardan koparabilseydik, ağırlığının bir milyar ton olduğunu görürdük. Bir milyar ton ağırlığı bir çay kaşığı maddede toplayan Allah ne de yücedir.

          Ve intizamla hareket eden muhteşem bir ordu görsek ama kumandanını görmesek, o ordunun meliksiz, sahipsiz, başıboş olabileceğine ihtimal verebilir miyiz?                                             Elbette hayır!

          Çünkü askerlerin terbiyesi, düzenli hareketleri, silahlarının verilmesi, elbiselerinin değiştirilmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması gibi haller ispat eder ki, bu ordu bir kumandana ve Melike bağlıdır ve onun emriyle hareket eder.

          Acaba böyle küçücük bir ordunun bile idaresi, terbiyesi, beslenmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması gibi haller kumandansız ve meliksiz olmaz ve tesadüfe havale edilemezse,  şu yer yüzünde  yüz binler muhtelif taburlardan oluşan hayvanlar ve bitkiler ordusunun kumandansız ve meliksiz olması mümkün müdür?

 

            Bu öyle bir ordudur ki: milletleri farklı….ve  silahları farklı,……ve elbiseleri farklı…..ve talimatları farklı….. ve suretleri farklı…….. ve erzakları farklı……….              

             İşte böyle bir ordunun meliksiz ve kumandansız olması hiç mümkün müdür?  bu ordunun öyle bir Meliki var ki, hiç birini unutmaz ve hiçbir işi birbirine karıştırmaz. işte Bu ordu misalimizdeki ordudan ne kadar büyükse, büyüklüğü ve mükemmelliği nispetinde kumandanları olan Allahı Melik ve sultan ismiyle bizlere tanıttırır.

            Bizim vazifemiz ise; kainat sarayına bakıp, bu sarayın sultanı olan Allahı

Allahümme malikel mülk"Ey mülkün sahibi Allah'ım!

Tü’til mülke men teşaa Sen mülkü dilediğine verirsin,

ve tenziül mülke mimmen teşaa dilediğinden de onu çeker alırsın,

ِ vetuizzü men teşaa dilediğini aziz edersin,

Ve tuzillü men teşaa dilediğini zelil edersin.

 Bi yedikel hayr Hayır Senin elindedir.

 İnneke ala külli şey in kadir.Muhakkak ki, Sen her şeye kâdirsin”

ayeti ile zikir etmek ve zemin yüzündeki ordulara bakıp, bu orduların kumandanı olan Allah’ı

           Ve lillahi cünudu-s semavati ve-l ard. Ve kanallahü azizen hakimaa“Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir”.ayetiyle yad etmek, onu Melik ismi ile tesbih ve tefekkür etmek ve her şeyin kendisine itaat ettiği O melike itaat ederek ona abd ve kul olmaktır.

 

http://nurdiyari.blogspot.com/

ER- RAHİM

           ER RAHİM

       Rahim: Yarattıklarına merhamet eden, acıyan ve şefkat gösteren manasındadır. Allah rahimdir, rahmetiyle bütün alemleri kuşatmıştır. merhametiyle şu alemi yoktan icat etmiş, her bir varlığa kendine mahsus bir elbise giydirmiş, her birini farklı şekillerde terbiye etmiş , vazifelerini öğretmiş ve hayatını devam ettirebilmesi için lazım olan cihazlarla teçhiz edip, maddi ve manevi bütün ihtiyaçlarını şefkat ile karşılamıştır. Şimdi o rahmet denizinden birkaç damlayı hep beraber görelim:

     Büyük bir ateş görseniz, bir hortumdan çıkan su ile söndürülüyor. Lakin hortumu tutan eli görmeseniz, ateşi söndürmek fiilini hortumun kendisine verebilirmisiniz. Elbette hayır! Çünkü ateşi söndürmek için failinde hayat, ilim, kudret gibi sıfatların bulunması gerekir. Hayatı olmayan, ateşi bilmeyen, hortumu tutamayan ateşi söndüremez Hepsinden önemlisi söndürmek merhametin neticesidir, rahmeti olmayan bu fiile fail olamaz. Ve bütün insanlar bir araya gelse o ateşi bu hortumun kendisinin söndürdüğüne bizi inandıramaz. Acaba yeryüzünün ateşini söndürmek, yaşamak ateşinin hararetini dindirmek için hortum hükmündeki bulutlardan suyu damla damla kim indiriyor? Elbette cansız, şuursuz bulutlar bu merhameti ve şefkati hissettiren fiile fail olamaz. O halde bulut hortumunu tutan el kim? Kuran bu sorumuza cevap versin:           İnsanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayan O'dur. Övülmeye layık olan gerçek dost O'dur.”

     İşte yağan her bir damla Rahim isminin bir tecellisidir.

     Ve rahmetin başka  tecellileri:

      - zehirli bir böceğin karnında şifalı ve en tatlı bir balı bizim için pişirmek ve o böceğin eliyle bize ikram etmek elbette o böceğin işi olamaz demek balı yapan böcek değildir Allahın rahmetidir.

     - ve  bahar mevsiminde cennet hurileri tarzında bütün ağaçlara en güzel elbiseleri giydirip, çiçek ve meyvelerle süslendirip, onların elleri hükmünde olan kuru dallarıyla lezzetleri farklı, renkleri farklı, kokuları farklı, şekilleri farklı meyvelerle bizi beslemek. Elbette rahmetin bir tecellisidir. Yoksa o kuru ağaçlar bizi tanımaz ve bize merhamet etmez.

     -  Ve elsiz bir böceğin eliyle bize ipek gibi yumuşak bir elbiseyi giydirmek rahmetin neticesidir. Yoksa o elsiz böcek yemyeşil dut yaprağını yiyip bembeyaz bir ipeği bizim için çıkartamaz.

     - Ya inek deve koyun ve keçi gibi hayvanlara ne demeli: onlara yemyeşil otu yedirip kan ve fışkıları arasından bembeyaz, besleyici bir sütü çıkarmak ve o hayvanı bir süt fabrikası yapmak elbette rahmetin işidir.

    - Ve o koca güneşi dünyamıza soba ve lamba yapmak ayı kandil ve takvim yapıp, yıldızlarla semanın yüzünü süslendirmek elbette rahmetin bir tecellisidir.

    - Şimdi rahmetin insandaki cüzi bir tecellisine bakalım! Acaba gözümüz olmasaydı ne yapardık? Kapkaranlık bir alem! Ya kulaklarımız olmasaydı? Sessiz bir alem! Ya dilimiz olmasa ve ona tad alma duygusu verilmeseydi? Konuşmanın ve lezzetin olmadığı bir alem, ya burnumuz olmasaydı? Kokunun olmadığı bir alem! Elbette böyle bir alemde yaşamak ne kadar zor olurdu. Acaba  el, ayak, parmak, gibi maddi ve akıl, korku, şefkat , muhabbet gibi manevi hediyeler olmasaydı ne yapardık? Demek her bir azanın takılışında rahmetin bir tecellisi görünüyor.

     - İnsanları böyle maddi ve manevi aza ve duygularla süsleyen Allah hayvanlara da bu Alemden istifade edebilmeleri için lazım olan cihazları  takmış. Kuşa kanat takıp uçmayı, balığa  yüzgeç verip yüzmeyi öğretmiş. Ve her canlıya rahmetiyle muamele edip hayatının devamı için gerekli olan vücudu ve Azaları vermiş

     Sonuç: Cenab-ı hak rahmetinin eserleriyle kendini bize rahim ismiyle tanıttırmak istiyor,  işte insanın vazifesi:

    Bahsettiğimiz ve bahsedemediğimiz rahmetin aynalarında rahim ismini görmek, o isim ile Allahı zikir ve tefekkür etmek, nimetlerine karşı şükür ve hamd etmek ve rahmetin bir cilvesini kalbine yerleştirip Mahlukata Allah hesabına şefkat göstermektir. İnsan bu vazifeyi gördükçe insan-ı kamil ismine layık olacak ve ahiret aleminde de ebedi saadete nail olmakla Allahın rahmetine mahzar olacaktır.

ER-RAHMAN

                                                         ER RAHMAN

      Rahman bütün mahlukatına sayısız nimetler ve  rızıklar veren, onların ihtiyaçlarını gören, yarattıkları hakkında hayır ve rahmet dileyen manasındadır.

Gözümüzle görüyoruz ki, birisi var, yeryüzünü bir sofra yapmış ve o sofrayı en leziz yiyecekler ile doldurmuş. Ve o sofraya bütün canlıları davet etmiş. Şimdi bu sofralara bakalım:

     İşte hayvanatın sofrası:  Bakın her hayvana layık olduğu ve ihtiyaç duyduğu rızk veriliyor.

    1- İşte balıklar: Onları besleyen ne de güzel besliyor rızıkları ağızlarına kadar konuluyor..  Kim onları böyle zahmetsizce besleyen.

    2- İşte denizlerin dipleri: karanlık, ıssız, acı bir su ve kum ve çaresiz mahluklar!: Ancak hiçbirinin rızkı unutulmuyor, hiçbiri aç bırakılmıyor ve ihtiyaçları mükemmel bir şekilde karşılanıyor. Kim: onları böyle merhametle besleyip, denizin dibini onlara rahmani bir sofra yapan? Ve o sofradan istifade edebilmeleri için gerekli cihazları onlara takan?

    3- İşte böcekler: küçücük, zayıf ve acizler! ama ne kadar kolay besleniyorlar. Muhtaçlar, güçleri yok kimi elsiz, kimi gözsüz, kimi ayaksız. ancak İhtiyaçları ve rızıkları ellerinin yetişemediği yerlerden ne de mükemmel veriliyor. Kim bu acizlere merhamet edip ihtiyaçlarını gören?

   4- İşte aciz ve merhamete muhtaç yavrular:  Rızıkları umulmadık ve ellerinin yetişmediği bir  yerden, münasip bir vakitte, ihtiyaç nispetinde onlara veriliyor, yardımlarına koşuluyor. Halbuki ihtiyaçlarının yüzde birini karşılamaya kendi güçleri yetmez. Demek onların ihtiyacını  bilen, onlara merhamet ve şefkatle o besleyen perde arkasında birisi var. Kim bu zat: Cevabı kuran versin: Yeryüzünde rızkı Allah'a ait olmayan hiçbir canlı yoktur. O, onların karar kıldıkları yerleri de, emaneten durdukları yerleri de bilir. Onların hepsi apaçık bir kitaptadır.”

    5- Ve Rahmanın o sofrasından istifade eden diğer muhtaçlar: …..

 

    Şimdi de Rahmanın sofrasında misafir olan bitkiler taifesine bakalım: Hayvanlara kıyasla daha aciz ve daha fakir! Ama acizliklerine binaen rahman olan Allah onları daha zahmetsiz besliyor. Rızıkları ayaklarına gönderiliyor. Bazen oluyor sıcaktan ve susuzluktan feryat eden o bitkilere bir bulut ordusu ile imdat ediliyor. Güneş başlarında lamba ve soba, toprak altlarında mineraller ile dolu bir mahzen. Ciğerleri hükmünde olan yaprakları ile havayı teneffüs ediyorlar.

       Kim bu bitkilerin feryadını işitip, cazsız mahlukatın elleriyle onlara yardım eden?

       Ve şimdi bu rahmani sofranın en şerefli misafirine geldik. Sofranın kurulmasının sebebi, yeryüzünün halifesi ve Rahman olan Allahın has muhatabı olan İnsan! Bakalım şerefine sofraların kurulduğu insan için Allah neler hazırlamış ve  Rahman isminin tecellisini o sofralarda nasıl göstermiş:

       Acaba Rahman Olan Allahımız rahmetinin bu kadar süslü meyveleriyle kendini bize sevdirmek istese mukabilinde insan ibadetle kendini ona sevdirmese, hem bu kadar türlü türlü nimetlerle muhabbet ve rahmetini gösterse mukabilinde insan şükür ve hamd ile ona hürmet etmezse, bu insan insan ismine layıkmıdır? Halbuki bütün bu nimetlerin veriliş sebebini  rabbimiz kitabında şöyle beyan etmiş:

      “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların hoş ve temiz olanlarından yiyin ve Allah'a şükredin, eğer yalnız O'na kulluk ediyorsanız.”

ALLAH'A TANRI DENİLİR Mİ?

          Allaha tanrı denilir mi?

         Bu bölümde Allaha Tanrı denilemeyeceğinin delillerini göreceğiz:

          -  Allahın isimleri ehl-i sünnet itikadınca tevkifidir. Yani Allah hakkında, Allahın bildirdiği isimleri söylemek caiz olup, bunlardan başkalarını söylemek caiz değildir. Mesela Allaha alim denir, fakat aynı manada olan “fakih denmez, yine Allaha cömert manasında cevad denir, ancak aynı manada olan sahi ismi denilmez. Çünkü Allah kendisici fakih ve sahi isimleriyle tanıtmamıştır. Bunun için Allah yerine Tanrı demek de caiz değildir. İmam Gazali derki: bir insana bile kendimizden dilediğimiz gibi  ad koyamazsak nasıl olurda Allah hakkında bu cüreti gösterebiliriz.

          - Tanrı ilah ve mabud demektir. Mesela pek çok hindunun tanrısı öküzdür, Mecusilerin tanrısı ateştir, denilmektedir. Başka dilerde de ilah ve mabud manasında farklı kelimeler kullanılmıştır. Allah ismi ise yabancı dillerde yapılan tercümelerde aynen kullanılmıştır. Çünkü bu ismin karşılığında hiçbir dilde hiçbir kelime yoktur.

          - Allah ismi kuranda 2806 defa geçmesine rağmen, bir defa bile tanrı kelimesi geçmemektedir. Hem Cenab-ı hak Kuranda defalarca “benim ismim Allahtır, beni Allah diye çağırınız, bana Allah diyerek ibadet ediniz, Allah diyerek yalvarınız demekte ancak hiçbir ayette ben tanrıyım, bana tanrı deyin dememektedir. Hadis-i şeriflerde de Tanrı ismi geçmemektedir. O halde Allaha kendi istediği ismi söylemeyipte müşriklerin ona ortak koştukları, batıl mabudlarını koydukları tanrı ismiyle onu çağırmanın ne kadar yanlış olduğu ortadadır.           Acaba bir hükümdar emri altında bulunan kimselere benim adım Ahmed dir.Beni Ahmed ismi ile çağırınız  dese,onlarda farzı misal “hayır efendimiz bizim canımız sana Ahmed demek istemiyor,biz sana Osman diyeceğiz  ikiside altı üstü isim değilmi deseler öylede çağırsalar o padişah nasıl çok kızarsa  aynen öylede Allah ismi yerine onun emretmediği belki de sevmediği tanrı ismini söylemek ve o isimle ibadet etmek gazabı ilahiyeye vesile olur.

ALLAH (C.C)

           Hiçbir şey yoktu yalnız o vardı ezel ve ebed sultanı olan Allah

           Her güzellik ve kemal sahibi kendi güzelliğini  ve kemalini görmek ve göstermek istemesi  sırrınca sonsuz  güzelliğin ve kemalin sahibi olan Allah da cemalini ve kemalini görmek ve göstermek istedi  ve bu alemi icad etti. Her bir mahluku nakış nakış  süsledi cemalinin ve kemalinin her türlü tecellisini bu  alemde gösterdi ve seyretmek vazifesini ve şerefini insana yükledi .işte insanın yaratılışının gayesi ,hikmeti  ve bu aleme gönderiliş vazifesi  bu Cenab-ı hakkı tanımak ,cenab-ı hakkı bilmek ve mahlukatta Cenabı hakkı görmek  .

           Her mahluk bir kitap  insanın vazifesi o kitaptaki isim ve sıfatları okumak  her eser bir ayna  insanın vazifesi  o aynada cenabı hakkı görmek  ve cenabı hakkı bilmek    şimdi Allahı  isimleri  ile tanımaya başlayalım

           ALLAH:

           Evet bu kainatın sahibi ve bu alem sarayının sultanı ve bu mülkün maliki  olan  zatın adı Allahtır. Ve o kitabında kendinden bahsederken “enellah” ben Allahım diyor. Bu ismi  diğer isimlerden ayıran bazı özellikleri vardır. Şimdi  bunları anlamaya çalışalım:

            - Kuranda ilk inen ayet besmeledir. Ve Allah ismi besmelede geçen üç isimden ilkidir. Demek Allah ismi kuranda nazil olan ilk isimdir.

           - Allah ismi, esma-ül hüsna içinde asıldır. Diğer isimler ise bu isme izafe edilir. Mesela Şafi, Allahın bir ismidir denilir ama Allah, şafinin bir ismidir denilmez. Yada Rahman Allahın bir ismidir denilir- ancak Allah Rahmanın bir ismidir denilmez. 

          -Allah ismi ism-i alemdir yani özel isimdir.  mecaz yoluylada olsa başkası için söylenemez. Bu isim Allaha has ve ancak ona işaret eden bir isimdir. İlahlık davasına kalkışan firavun dahi “ene rabbükümü-l  a’la” “ben sizin yüce rabbinizim demiş fakat “enellah” “ben Allahım diyememiştir” Allahın rab ismini kullanırken, Allah ismini kullanmaya cüret edememiştir. Yine Mekke müşrikleri kabenin etrafını 360 putla doldurmuşlar, her birine farklı isimler vermişler ama hiç birine Allah  diyememişlerdir. Demek bu isim ancak Allaha mahsus bir isimdir .

          - İmana girmek kelime-i şehadet ile mümkündür. İmanın temeli olan kelime-i şehadet ise ancak Allah ismi ile kabul olur. Mesela bir gayr-i Müslim, Müslüman olmak için “eşhedü ella ilahe illallah…..” yerine “eşhedü ella ilahe illerrahman”  veya “eşhedü ella ilahe .illelmelik” dese islama girmiş olmaz. Çünkü Allah ismi tek ve ortaksız olarak cenab-ı hakkın zatını ifade eden has bir isimdir. Has isimlerde ortaklık manasını düşünmek mümkün değildir. Bunun için bu isimde hakiki bir tevhid vardır. Diğer isimlerde bu hakiki tevhid olmadığından ve  onlar ile Allahın birliği ikrar edilmediğinden iman kabul edilmez.

          -Allah ismini teşkil eden harfler birer birer kaldırılsa mana yinede bozulmaz. bu özellik diğer isimlerde yoktur. Mesela melik isminde “mim” harfi kaldırılsa “”lik” olur ki hiçbir mana ifade etmez. Yada “samed” ismindeki “sad” kaldırılsa “med” olur ki buda hiçbir mana ifade etmez.

         Halbuki Allah isminin lafzında bir camiiyyet yani toplayıcılık vardır.Mesela baştaki elif kaldırılırsa “lillah olur, bu da Allah demektir.

         “Lillah”daki birince lam kaldırılsa “lehu” olur, buda ona işaret eder

          Bu “lam” da kaldırılsa “hu” olur ki yine Allahı ifade eder.

          Hatta “hu”daki gizli “vav” kaldırılıp, “he” kalsa, yine Allaha delalet eder. Çünkü “hu” ismininde aslı “”he”dir. Vav asıl değil, ilavedir. Bu sırdan dolayı her canlı teneffüs ederken  “he, he, he” demek süretiyle Allahı zikretmektedir. 

          -Allah isminin manasında toplayıcılık vardır, diğer isimlerde bu yoktur. Diğer isimler yalnız bir manaya işaret ederler. Mesela  “hadi” ismi sadece “hidayet veren” manasında, “nafi” ismi ise sadece “menfaat veren” manasında ve “halik” ismi “ sadece yaratıcı manasındadır. Fakat Allah ismi bunlardaki ve diğer isimlerdeki manaların hepsini toplu bir şekilde ifade eder.

Nasıl ki güneş dediğimizde yedi renk, ısı ve ışık gibi sıfatlara sahip olan bir ışık kaynağı aklımıza gelir ve bu sıfatları kendinde bulunduramayan güneş olamaz. Aynen bunun gibi “Allah” ismi denildiğinde bütün kemal sıfatları ve isimleri kendinde bulunduran zat-ı Akdes akla gelir. Bu isim ve sıfatları kendinde bulunduramayana Allah denilemez. O halde madem Allahtır bütün kemal sıfatlarla sıfatlanmıştır. Bunun içindir ki, bu manadaki topluluğu düşünerek Allah diyen bir kimse cenab-ı hakkı bütün isim ve sıfatlarıyla zikretmiş olur.