Profil de cuneytwww.ilmedavet.comPhotosBlogListesPlus Outils Aide

Blog


Kaderimizde Yazılı Olduğu İçin mi Günah İşliyoruz?

   
 
 
     Kader meselesinin anlaşılabilmesi için; iki noktanın çok iyi anlaşılması gerektiğini daha önce ifade etmiştik.Bu iki noktadan bir tanesi; Allahın ezeliyeti idi. Bu bahsi detaylarıyla inceledik ve anladık ki, Allah ilmi ile bütün zamanları, geçmişi, hali ve geleceği aynı anda kuşatır. Bizim yapacaklarımızı, daha yapmadan evvel, ezeliyeti ile bilir.
     Şimdi ise, çok iyi anlaşılması gereken bu iki noktadan ikinci noktayı; "ilmin mâlûma tâbi olması" kaidesini inceleyeceğiz. Bu nokta da iyi kavrandığında, çözülmez bir muamma zannedilen kader bahsinin, ne kadar anlaşılır olduğunu ve içinde cevaplanamaz hiçbir soru olmadığını göreceksiniz. Kader meselesini kavrayabilmek için "ilmin mâlûma tâbi olması" kaidesini, ezeliyet bahsi kadar iyi anlamak zorundayız. Bu yüzden bu kaide ile ilgili tam on misal vereceğiz. Bu on misalden sonra bir daha aklınıza, "Allah günah işleyeceğimi yazmış, benim suçum ne?" diye bir soru asla gelmeyecek.
     MİSAL: 1
     İlim: bir şeyin zihindeki şeklidir. Mâlum ise: o şeyin hariçteki gerçek halidir. Mesela bir elmayı ele alalım.Elmanın zihnimdeki şekli ilimdir, mâlûm ise elmanın kendi şeklidir.
     Acaba, ben elmayı bu şekilde bildiğim için mi elma böyle? yoksa elma böyle olduğu için mi ben onu öyle biliyorum? yani benim ilmim, mâlûm olan elmanın şekline mi bağlı? Yoksa mâlûm olan elma, ilim olan benim bilgime mi bağlı? Biraz daha açarsak: eğer ben elmayı karpuz gibi bilseydim, elma karpuza dönüşür müydü?.
      Elbette ki hayır. Çünkü mâlûm olan elmanın şekli, ilmime bağlı değildir. Ben onu bu şekilde bildiğim için, o, bu şekle bürünmemiştir. Bilakis elma bu surette olduğu için ben onu böyle bilmekteyim. O halde ilim, yani elmanın zihnimde ki şekli, mâlûma yani elmanın gerçek haline tabidir.
     MİSAL: 2
     Daha senenin başında iken aldığınız bir takvim de, senenin bütün günlerinde ki, güneşin doğuş ve batış saatlerinin yazılı olduğunu görürsünüz. Mesela senenin son günü olan 31 aralığa baksanız, güneşin doğuş vaktinin: 7: 15, ve batış vaktinin 16:45 olduğunu görürsünüz. İşte takvimdeki bu yazı ilimdir. Mâlûm ise: güneşin o saatte doğacak ve batacak olmasıdır.
      Yine sorumuz aynı; Acaba takvimde yazıldığı için mi güneş o saatlerde doğuyor ve batıyor? Yani mâlûm olan Güneşin doğup batacağı saat, ilim olan takvimde ki yazıya mı tabi? Yoksa, güneşin o saatte doğup, o saatte batacağı önceden hesaplanıp, bilindiği için mi takvime kaydedilmiş?
     Yani ilim mâlûma mı tabi? elbette ikinci şık, yani ilmin mâlûma tabi olması doğru.
     Zira güneşin doğacağı ve batacağı saatler hesaplanmış ve yazılmış. Eğer tersi olsaydı, mâlûm ilme tabi olup, yazıldığı için doğup-batsaydı; o zaman takvime güneşin doğuş vakti olarak, 7: 15 yerine 12:00 yazdığımızda , güneşin 12:00 de doğması, Hatta "bugün güneş doğmayacak" yazdığımızda güneşin o gün doğmaması gerekirdi. Halbuki bunların hiçbiri olmuyor. Sebebi ise: ilmin yani takvimdeki yazının, mâlûma yani güneşin kendisine tabi olmasıdır.
     Şimdi şunu düşünelim: İnsan son derece aciz, zayıf, ilmi noksan, zaman ve mekanla kayıtlı olduğu halde, bir sene sonra güneşin ne zaman doğacağını ve ne zaman batacağını, önceden bilebiliyor ve onu takvime kaydediyor. Ve hiçbir insanın aklına; "takvimde güneşin doğma ve batma vakitleri yazıldığı için güneş bu saatlerde doğmak ve batmak mecburiyetinde kalıyor, bu yazı olmasaydı, güneş bu saatlerde doğup, batmazdı" gibi batıl bir fikir gelmiyor.
     Hal böyle iken, acaba kudreti sonsuz, ilmi nihayetsiz, zaman ve mekanların kayıtlarından münezzeh, ezelin sultanı olan  Allah'ın, bir takvim hükmünde olan kader defterine, bizim doğacağımız günü ve batacağımız yani öleceğimiz günü ve bu iki gün arasında neler yapacağımızı yazmasını niçin kavrayamıyoruz?
    Takvimde yazıldığı için güneşin doğmadığını bildiğimiz halde, niçin kader takvimimizde yazıldığı için o işleri yapmadığımızı, bilakis biz yapacağımız için onların yazıldığını yani Allah'ın ilminin, mâlûm olan fiillerimize tabi olduğunu anlayamıyoruz? Ve günahımızı kadere yüklemeye çalışıyoruz?
     MİSAL: 3
     Tren istasyonlarında trenlerin geleceği saatler yazılıdır. İşte bu yazı ilimdir. Mâlûm ise trenin o saatte gelecek olmasıdır.
     Sorumuz yine aynı: "yazılı olduğu için mi tren geliyor, yoksa trenin o saatte geleceği bilindiği için mi yazılmış?"
     Kaidemiz neydi?, "ilim mâlûma tâbidir" O halde sorumuzun cevabı: Trenin geleceği bilindiği için yazılmış.
     Eğer tersi olsaydı, mâlûm ilme tabi olsaydı; yaramaz bir çocuk trenin geliş saatini değiştirdiğinde trenin gelmemesi gerekirdi. Hatta trenlerin geliş-kalkış saatlerini bildiren tablo yanlışlıkla kırıldığında artık hiçbir trenin o istasyona uğramaması gerekirdi. Halbuki bunların hiçbiri olmuyor. Çünkü mâlûm asla ilme tabi değildir.
     İşte Allah'ın bilgisi ve kader yazısı, istasyonda ki, trenin geliş-kalkış saatlerinin yazılı olduğu tabloya benzer ve bu ilimdir. Bizim yapacağımız her şey ise; istasyona gelecek olan tren gibidir, mâlûmdur. Misalimizdeki trenin, tablodaki yazıdan dolayı istasyona gelmemesi, bilakis trenin geleceği için böyle bir yazının yazılmış olması gibi, Allah bildiği için de biz yapmamaktayız, biz yapacağımız için Allah öyle bilmektedir. Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim ne yapacağımızı  Allah ezeliyeti ve nihayetsiz ilmi ile bilmiş ve kader defterine kaydetmiştir.
      Burada önemli olan; "İlmin mâlûma tâbi olması" kaidesini, Allah'ın ezeliyeti ile beraber düşünmenizdir. Ezeliyeti kavramadan, bu kaidenin tek başına anlaşılması mümkün değildir. Bu sebepten  biz bu kaideye geçmeden evvel, Allah'ın ezeliyetini farklı misaller ile anlamaya çalıştık.Allah'ın ne yapacağımızı, ezeli ilmi ile bilmesi, asla zorlama sebebi değildir. Bu sadece bir tespittir.
     Hakikat böyleyken bunun aksini düşünüp ben kaderin mahkumuyum diyerek suçu kadere atmak ne kadar manasızdır.Onların bu ifadesi şu manaya gelir ki ilim mâlûma tabi değil mâlûm ilme tabidir yani Allah bu kul cehennemlik olsun demiş o da cehennemlik olmuştur, veya bu cennetlik olsun demiş o da cennetlik olmuştur. Halbuki durum böyle değildir bilakis Allah'ın  ilmi olacak olan hadiselere tabidir yani ne olacaksa onu bilmiş ve kader defterinde kayıt etmiştir.
     Bilmemek ise, Allah'ın şanına yakışmaz, zira bilmemek bir kusur ve eksikliktir, Allah ise bütün kusur ve eksikliklerden münezzehtir.
 

Kaderde Cennete Veya Cehenneme Gideceğimiz Belli İken Niçin Bu Dünyaya Geliyoruz

   
 
 
      Kader hakkında düşünen ve kaderin sırlarına vakıf olmayan kişilerin, kendi kendilerine en çok sordukları ve cevabını en çok merak ettikleri sorulardan bir tanesi de şudur: "Allah benim cennete veya cehenneme gideceğimi biliyor. Ve bunu kader defterimde yazmış. O halde beni bu dünyaya niçin gönderiyor?" 
     Bu sorudan anlaşılıyor ki; Soru sahibi, akıbetinin ne olacağının Allah tarafından bilinmesinden dolayı bu aleme gelişini hikmetsiz zannetmektedir. Ona göre eğer Allah cennete veya cehenneme gideceğini bilmeseydi yaratılışın bir manası olabilirdi, ama madem biliyor, o halde bu yaratılış manasızdır.  Bu soru son derece mantıksız bir sorudur.
     Zira bizim yaratılışımızın gayesi ve bu dünyaya gönderilişimizin hikmeti ile Allah'ın akıbetimizi bilmesi arasında hiçbir münasebet yoktur. Başka bir ifade ile: bu dünyaya gönderilişimizin hikmeti, Allah'ın cennete veya cehenneme  gideceğimizi bilmesiyle yok olmamaktadır.
      Bu sorunun sahibi, kainatın ve kendisinin yaratılış sebebini bilmemektedir. Yaratılış maksadından habersiz olması, bu soruyu sormasına sebep olmuştur. Ona göre, bu dünyaya sadece; "Cennete mi, yoksa cehenneme mi gidecek, bu sırrın belli olması için gelmiştir." Ve madem  Allah da onun nereye gideceğini ve akıbetini ezeli ilmi ile bilmektedir, o halde bu dünyaya gönderilmesi ona göre abestir.
      Demek soru sahibi, yaratılışın hikmetinden gafildir.  O halde bu sorunun cevabını, alemin ve insanın yaratılış hikmetinde aramalıyız. Bu hikmet anlaşıldığında, sorumuz cevabını bulacaktır:
     Cenab'ı Hak Kur'an'ı Kerim de, insanının yaratılış sebebini şu ayetiyle bildirmektedir.
     "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım."(Zariyat:56)
     Demek insanın yaratılışının gayesi; Allah'a ibadet etmek ve  ona kul olmaktır.     
Kulluğun ve ibadetin esası da  şu sayacağımız emirlerdir; 
     1- Allah-u Teala şu alemdeki sanat eserleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek istemektedir. İşte insanın yaratılış vazifesi; Kendi sanatının mucizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek isteyen  yaratıcısına iman edip, onu mevcudat aynalarında tecelli eden  kudsi isimleri ile tanımaktır.   
     2-  Allah-u Teala şu alemdeki rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek istemektedir.  İnsanın vazifesi ise; Rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek isteyen Rabbi rahimine itaat  edip ibadet ile kendini ona sevdirmektir.
     3- Allah-u Teala şu alemde insana maddi ve manevi nimetlerinin lezzetleriyle ikram etmektedir. Buna karşı insanın vazifesi; Maddi ve manevi nimetlerin lezzetleriyle kendine ikramda bulunan ve onu besleyen Allah'a karşı fiiliyle,haliyle, diliyle,hatta elinden gelse bütün duygu ve azalarıyla  şükür ve hamdü sena etmektir.
     4- Allah-u Teala şu alemde yarattığı varlıklar ile azametini ve kemalini göstermektedir. Her bir mevcut o azamet ve kemale boyu nisbetinde bir aynadır. İşte insanın vazifesi; Mevcudat aynalarında Azametini ve kemalini gösteren rabbine karşı tam bir mahviyet içinde hayret ve muhabbetle secde etmektir.        
      5- Allah-u Teala şu alemde nihayetsiz servet ve hazinelerini sergilemektedir.  Bu servete seyircilik yapan insanın vazifesi ise; Sonsuz cömertliğini nihayetsiz servet ve hazineleriyle gösteren Rabbine karşı fakirliğini hissedip yalnız ondan istemektir. 
      6- Allah-u Teala şu alemi bir sergi hükmünde yaratmış ve o sergide sanatını teşhir etmiştir.  Buna karşı insanın vazifesi; Yeryüzünü bir sergi hükmünde yaratıp bütün sanat eserlerini  o sergide teşhir eden sanatkarına karşı Maşaallah, bârekallah diyerek takdir edip, Sübhanallah , Allahu ekber diyerek hayret ile mukabele etmektir.
      7- Allah-u Teala şu aleme birliğinin nihayetsiz damgalarını vurmuştur. İnsanın vazifesi ; Kainat sarayında taklit edilmeyen mühürler ile ve kendine has turralar ile herşeye birliğinin damgasını vuran Allah'ı bir olarak bilmek  ve öyle şehadet etmektir.     
     8- Allah-u Teala, şu alemdeki her şeyi kendisine itaat ettirerek saltanatının haşmetini göstermektedir. insanın vazifesi; Kainatta görülen Allah'ın bu saltanatını itaat ederek tasdik etmektir.Yani zerrelerden güneşlere kadar her şeyin kendisine boyun eğdiği zata itaat ederek ona boyun eğmektir ve onun saltanatını tasdik etmektir.   
     9- Allah-u Teala şu alemin her köşesini isimlerinin nakışları olan sanat eserleriyle süslemiştir. İnsanın vazifesi ise; Allah'ın kudsi isimlerinin nakışlarından olan bu sanat eserlerini diğer insanlara da gösterip Dellallık ve ilancılık vazifesini icra etmektir.
     10- Allah-u Teala bu alemdeki her mahluku bir kitap hükmünde yaratıp, onda güzel isimlerini yazmıştır. İşte insanın vazifesi: Kudret kaleminin mektupları hükmünde olan Mevcudat sayfalarını arz ve sema yapraklarını tefekkür etmektir. Ve onlarda yazılan güzel isimleri keşfetmektir.  
     İşte Cenabı Hak böyle ulvi maksatlar ve yüce gayeler için bu alemi yaratmış ve insanı bu aleme zikredilen maksatlar için göndermiştir.Yani yaratılışımızın ve şu anda bu alemde bulunmamızın sebebi bu vazifeleri icra etmektir.
     Bu maksatların hiçbirisi bizim cennete veya cehenneme gideceğimizin Allah tarafından bilinmesiyle yok olmamaktadır.
     İşte bu yüzden Cenabı Hakkın ezeli ilmi akıbetimizi bilmesi  bizim bu aleme boşuna geldiğimiz manasına gelmez. O halde biz; "kaderimizde cennete veya cehenneme gideceğim belli iken bu dünyaya niçin gönderildik diyemeyiz.
     Zira alemin yaratılmasındaki en yüce gaye insanların cennete veya cehenneme gitmesi değil Allah'a iman ve itaatdir. Ve az önce saydığımız vazifeleri yapmaktır.
     Eğer insan bu aleme niçin geldiğini, bu kainatın niçin böyle muhteşem bir şekilde yaratıldığını ve tüm bunlardaki ilahi maksatları bilseydi elbette böyle manasız bir soru  sormayacak  ilahi kaderin her şeyi bilmesinin bu saydığımız hikmetleri ve gayeleri yok etmeyeceğini anlayacaktı.
     Hem insan küçük bir alem olarak yaratılmıştır. Büyük alemde tecelli eden bütün isimler, bir küçük alem olan insanda da tecelli etmektedir. İnsanın yaratılışın bir sebebi de Allah'ın isimlerine yaptığı bu aynadarlıktır.
     Hatta diyebiliriz ki, şu koca alemde ve  meleklerde tecelli edemeyen isimler, şu küçücük insanda tecelli ederler.
     Mesela insan günah işler ve af diler, Allah ta onu affeder. İşte Allah'ın affetmesiyle insanda; Gafur, Afuv, Tevvab, Gufran gibi isimler tecelli etmektedir ki, bu isimler sadece insanda gözükebilir. Bu isimler dağlarda, denizlerde, güneşlerde, meleklerde tecelli edemez, çünkü onlar günah işlemez.
     Allah'ın böyle cemali isimleri sadece insanda tecelli edebileceği gibi, celali bir çok isimde sadece insanda gözükebilir.
     Mesela bir kul isyan eder ve Allah onu cezalandırır. İşte bu cezalandırmak ta "Muntakim" ismi, onun kaçamayıp yakalanmasında"Vâcid" ismi, Allah'a karşı mağlup olmasında "Aziz" ismi, onu hesaba çekmesiyle "Hasib" ismi, onu alçaltmasıyla "Muzil" ve "Hafid"  ismi ve daha birçok isimler o insanda tecelli eder ki, bu isimlere koca alem aynadarlık yapamaz. Çünkü onlar isyan edemez. Bu isimler ise ancak isyan eden kulda tecelli edebilir.
     O halde eğer isyan ederek cehenneme gidecek kullar bu aleme gönderilmeseydi, biraz önce saydığımız isimler ve daha onlar gibi onlarca isim asla tecelli edemeyecekti. Halbuki bu isimler de kendini tanıttırmak ve bildirmek istemektedirler. Hatta isyanın bir neticesi olan cehennem de, günahkar kullar olmadığı için yaratılmayacak, ve celali isimler ahiret aleminde de gözükemeyecekti demek cehenneme gideceği bilinen bir kulun bu aleme gelmemesini temenni etmek, bu alemin, celali isimlerin tecellisinden mahrum olmasını talep etmektir ki, bu talep kainatın yaratılış maksadını bilmemenin bir neticesidir.
     Hem bu soru sahibi şu hakikatı da unutmamalıdır. Tecrübeli bir öğretmen sınıfındaki öğrencileri imtihana tabi tutmadan onlara not verip bir kısmını cezalandırıp bir kısmını mükafatlandırsa elbette ceza görecek olan öğrenciler öğretmene itiraz edip eğer sen bizi imtihan etseydin biz zayıf not almazdık diyerek öğretmeni suçlayacaklardı.
     Aynen öylede Cenabı Hak bizleri şu dünya  imtihanına sokmadan  cennete veya cehenneme gönderse o vakit cehenneme giden insanlar bu karara  karşı çıkıp eğer sen bizi imtihan etseydin biz cehenneme  gitmeyecektik diye itiraz edeceklerdi.
     Cenabı Hak ezeli ilmi  ile  bizim akıbetimizi bildiği halde  bu neticeyi bizlere de bildirmek ve hesap gününde itiraza mahal bırakmamak için şu dünyayı bir imtihan yurdu olarak yaratmış bizleri de bu aleme bir memur olarak  göndermiştir.